Hafızamda derin iz bırakan sahnelerden biri, toprak ocağından dumanlar tüten, tavan kirişlerinden sarkan tahta rafta yakacak odunların dizili olduğu aile mutfağımızdır. Sebzeler burada doğranır, çay burada yayıklanırdı. Ocağın ateşini, çam dallarından koparılmış çıralı budaklarla beslerken burun deliklerimiz isten kapkara olurdu. O budaklardan kandil de yapılırdı. Ama hepsinden önemlisi, yemek vakitlerinde ailecek burada toplanırdık. Akşam yemeğinden sonra büyükler halk masalları anlatır, gomchen’ler ise hayaletler ve gölgelerle ilgili öykülerle bizi korkuturdu. Aynı hikaye yüz kez anlatılsa da ne anlatan usanırdı ne de dinleyen. Bazı özel gecelerde yakılan gaz lambasının mekanizması biz çocukları adeta büyülerdi.

Kral Ugyen Wangchuk, 1905

Naip Gyeltshap Reting Rinpoche
Anne tarafından dedem Lama Sonam Zangpo ve anneannem Dendup Palmo’yla aynı sofrayı paylaştığımız günleri çok net hatırlıyorum. Hikâye anlatmakta dedemin üstüne yoktu. Fotoğraf gibi bir hafızası vardı; eski tarihleri ve efsaneleri en ince ayrıntısına kadar hatırlardı. Bhutan’ın ilk kralı Sir Ugyen Wangchuck’ın sakalını ya da genç Gyaltsab Reting Rinpoche’nin[1], 13. Dalai Lama’nın yanında Jokhang Manastırı’na girerken ne kadar yakışıklı ve etkileyici göründüğünü öyle bir anlatırdı ki, hepsi gözümüzde canlanırdı.
Dedem tam bir masal hazinesiydi. Bana anlattığı hikâyelerden birinde, Yeşil Tara’nın tezahürü olan bir köpek küçük bir çocuğu kurtarıyordu, ama hikâyenin tamamını hâlâ hatırlamaya çalışıyorum. Köpeğin ağzında güzel bir çiçek taşıyarak çocuğa yol gösterdiğini çok net hatırlıyorum. Ama hikâyenin geri kalanını, belki de ancak son nefesimi alırken ya da verirken hatırlayacağım gibi geliyor.
Dedem neredeyse her gün, bir zamanlar yaşadığı ve hala özlemini çektiği saklı bir diyardan mırıldanarak söz ederdi. Oraya öylesine hasretti ki, sofraya eğrelti otu gelse, saklı diyarda yetişenlerin daha yeşil olduğunu söylerdi. Hiçbir sütün tadı ona oradakiler kadar lezzetli gelmezdi. Başka yerlerde yetişen pelin otlarının kokusu da oradakilerin yanında sönük kalırdı. Ama en çok da ağaçların üzerinde yetişen mantarlara özlem duyardı.
O saklı diyara dair hafızamda kalan tek şey, parlak bir güneş ışığı, bir veranda ve belki de küçük bir sebze bahçesinden ibaret.
Tantrik Budizm’de bilgeliğe ulaşmanın bir sürü akıl almaz yöntemi vardır, mesela tamamen ortadan kaybolmak gibi. Hocalarımdan biri bir gün kayboldu ve onu bir daha hiç görmedik. Bir başka yöntem ise delirmiş gibi davranıp toplumun bütün kurallarını terk etmektir. Hocalarımdan bir diğeri de bu yolu seçmişti. Bir başka uygulamada, ardıç dallarına zarar vermeden tohumlar tek tek ayıklanır, ardından da o tohumların özü dışında hiçbir şey yenilip içilmez. İnsan böylece çiğneme, tıkınma ve sindirme alışkanlıklarını yavaş yavaş geride bırakır. Bunun sonucunda bilgelik ve enerji açığa çıkar, prana ile nadiler dengeye kavuşur. Dedem Lama Sonam Zangpo, bu chulen uygulamasıyla tanınırdı. Elleri son derece maharetliydi. Seksenli yaşlarının sonlarındayken bile, iki kıldan yapılmış küçücük bir fırçayla bir pirinç tanesinin üzerine tohum hece çizerken neredeyse hafifçe gösteriş yaptığını hatırlıyorum.
Ama dedemin asıl ünü, saklı diyarlara gitme pratiğinden gelirdi. Vajrayana’da dünyanın her yanında saklı yerlerin olduğuna inanılır. Hatta Bronx’ta bile bir tane olabilir. Sanırım Amerikan yerlilerinin şamanları da bu saklı diyarlara ve güç noktalarına ulaşmanın yollarını biliyordu. Don Juan’ın öğrencilerinden birinin kitabında “sitio” diye bir şey okuduğumu hayal meyal hatırlıyorum.
Saklı bir diyara gitmek, samsarik dünyaya karşı girişilebilecek en büyük başkaldırıdır; toplumdan kopup bir komüne katılmaya benzer ama bundan çok daha öte bir şeydir. Guru Rinpoche bu saklı diyarları öğretilerinde tarif eder. Bazılarına ulaşılabilir, bazılarına asla; ama hiçbirini bulmak kolay değildir. Ulaşılabilenlerin bile belli bir ömrü olabilir. Kimi yer değiştirir, kimi başka bir yere kayar, kimi de orada yaşayan olsa da olmasa da, saklı diyar olma enerjisini yitirir. Eğer bir saklı diyarın kapısını açmayı başarırsanız, amacı tamamlanana kadar orada kalmanız gerekir; bu bazen birkaç gün, bazen onlarca yıl, bazen de birkaç nesil sürebilir. Böyle bir yerde zamanın hesabı tutulmaz.
Guru Rinpoche, bazı saklı diyarlara ulaşabilmek için şifreli rehberler ve haritalar bırakmıştı. Bu rehberlerde oraya giderken hangi yöntemlerin kullanılacağı, yol boyunca nerelerde konaklanacağı, ateş yakmanın yasak olup olmadığı, belirli bir kuş sesinin iyiye mi yoksa kötüye mi işaret ettiği, sınırdan bakır ya da kurşun geçirilip geçirilemeyeceği, koruyucu dakiniler gibi görülen sülüklerin davranışlarının nasıl yorumlanacağı ve oraya vardıktan sonra ne yapılması gerektiğine dair ayrıntılı talimatlar yer alıyordu. Guru Rinpoche, saklı diyarlara yolculuk etmenin ölçülemeyecek kadar çok faydası olduğunu söylerdi. Orada erişilebilecek bilgeliğin yanı sıra, insanın artık yalnızca rasyonel düşüncenin sınırlarına hapsolmuş bir dünyada yaşamak zorunda kalmaması da başlı başına büyük bir nimetti. Bir saklı diyarın kapısını açabilmek için bu şifreleri çözebilecek ve rehberleri okuyabilecek çok özel bir uygulayıcıya ve çok özel koşullara ihtiyaç vardır. Bunların en önemlisi motivasyon ve tutumdur. İnsan fazla rasyonel ve kuşkucu bir korkaksa, bildiği bütün referans noktalarını geride bırakacak cesareti yoksa, büyük ihtimalle hiçbir zaman bir saklı diyar bulamaz. Merak tek başına yeterli bir motivasyon değildir.
Yol boyunca sayısız sınav ve çileyle karşılaşılır; en büyük uygulayıcılar bile saklı diyara çok yaklaşmalarına rağmen başarısız olabilir. Kimi insanlar ise onca zorluğun ardından sonunda bir saklı diyara gözlerini dikmiş, ama bir anlığına bakışlarını başka yöne çevirdiklerinde onun yok olup gittiğini görmüştür. Bunun yaşandığı söylenir.

Anne tarafından dedem olan Lama Sonam Zangpo
Dedem, bir saklı diyar arayıcısında bulunması gereken niyet, tek bir amaca odaklanmış bir kararlılık ve dayanıklılığa bütünüyle sahipti. 1951 yılında, bir saklı diyarın kapısını açmak için yola çıkmaya cesaret etti. Padmasambhava’nın 1,200 yılı aşkın bir zaman önce bıraktığı kehanetler ve rehber eşliğinde, buzların ve fırtınaların içinden, bambuların ve çamurun arasından, uçurum kıyılarından ve vadilerden geçtiler. Yaklaşık 100 kişi de onu takip etti. Geçimlerini, evlerini, sığırlarını, tarlalarını, sahip oldukları her şeyi geride bıraktılar. Bir bakıma, tam anlamıyla hippi olmaya karar vermişlerdi.
Dedemin bulup kapılarını açtığı ve yerleştiği yerin adı Khenpajong’du; Artemisa Vadisi yani “Pelin Otu Vadisi” anlamına geliyordu ve dedem orada on yıl yaşadı. Oradayken Tibet’ten, burnu ve mizacıyla dikkat çeken bir damat bulup onu sessiz ve tefekküre meyilli kızıyla evlendirdi. O birliktelikten de ben, bu saklı diyarda dünyaya geldim. Benden önce annemle babamın bir çocuklarının daha olduğu, ama kısa süre sonra öldüğü anlatılır. Bu yüzden, Khenpajong’da doğup bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında dolaşarak karbon ayak izi bırakan ve dünyanın tahribine katkıda bulunan tek çocuk belki de benim. Ben doğduktan kısa bir süre sonra ise herkes birer birer Khenpajong’dan ayrıldı. Pelin Otu Vadisi bütünüyle terk edildi.

Nicholas Roerich’in tablosu
[1] Jamphel Yeshe Gyaltsen (Tibetçe: བླ་བྲང་འཇམ་དཔལ་ཡེ་ཤེས་རྒྱལ་མཚན་; Dagpo, 1910 – Lhasa, 1947), Tibetli bir tulku ve beşinci Reting Rinpoche idi.